20 Aralık 2010 Pazartesi

Başlık çok önemliymiş...

Giriş cümleleri de... Okurun ilgisini çekmek ve onda merak uyandırmak gerekirmiş. Yoksa okur yazıyı okumaya ya hiç tenezzül etmez ya da başlasa bile yarıda bırakırmış. Okunmak istediğimi kim söyledi? “Madem okunmak istemiyorsun bu yazıyı ne bok yemeye yayınlıyorsun bre ergen?!” diyebilirsiniz. Tutarlı olma sözü verdiğimi hatırlamıyorum.

Yeraltı edebiyatından nefret ederim. Daha doğrusu yeraltı edebiyatından değil de yeraltı edebiyatı yazarlarından... Çünkü bana hep çok samimiyetsiz gelirler. Siklerden ve amlardan bahsederek prim yapmaya çalışırlar. Daha doğrusu bu kelimeleri kullanabilecek kadar cüretkâr olduklarını göstererek... “E senin yaptığın da aynısı değil mi bre gerzek?!” diyebilirsiniz. Değil. Eğer bir şeylerden bahsedecekseniz elbette isimlerini kullanacaksınız. Penislerden ve vajinalardan bahseden birinin yüzüne bakmam. Mesele yapmacıklık, sahtekârlık... Birisi size kanın ne kadar lezzetli olduğundan bahsediyorsa sahtekârdır. Kan lezzetli değildir. Kanın tadı demir gibidir. “Gibi” demek de gereksiz aslında, çünkü kana tadını veren zaten içindeki demirdir. Kanın aslında çok besleyici olduğundan bahsetmek ya da kan içmenin insanda ne kadar şehvet uyandırabileceğinden, insanın libidosunu nasıl harekete geçirebileceğinden bahsetmek apayrı bir şeydir. Bunlardan bahseden de birçok tabuyu yıkmış olur ama bu onu sahtekâr yapmaz.

Sahtekâr kelimesini çok kullandığımın farkındayım. Bu alışkanlığı Salinger’in geçenlerde okuduğum ‘Çavdar Tarlasında Çocuklar’ romanından sonra edindim. “Vuuhuu ne kadar kültürlüsün!” dediğinizi duyar gibiyim. Şımarmayın. Aylardır kitap okumuyordum ve zaten edebiyatla ilgili ahkam kesmek için çok yetersizim. Bir şey anlatmaya çalışıyorum, efendi gibi dinleyin. Neyse... Salinger’in romanında Holden Caulfield adında bir karakter vardı. Kendime benzettim. İnsanlardaki samimiyetsizliğe o kadar kafayı takıyordu ki aşağı yukarı herkesi sahtekâr olmakla itham ediyordu. Haksız sayılmazdı, çünkü aşağı yukarı herkes sahtekârdır. Evet Holden Caulfield de ve evet ben de... Yeraltı edebiyatıyla ilgili böyle düşünmemin sebebi de bu. Belki genelliyorum ama neredeyse hepsinin sahtekâr olduğunu düşünüyorum. Gerçi bu yeraltı edebiyatı özelinde bir şey değil. Edebiyatçıların büyük çoğunluğu sahtekâr. Örneğin aşk meşk diye diye yüzyıllardır insan ırkını zehirleyenlerin hepsi! ‘Genç Werther’in bok yoluna gitmesine sebep olan Goethe de sahtekâr, Romeo ile Juliet’i katleden Shakespear de! Elbette en sahtekârları bugünün “the one” geyiği üzerinden reyting yapmaya çalışan Amerikan sineması...

Rahat bırakmıyorlar insanları. İnsanların rahat rahat el ele tutuşmasına, öpüşmesine, sevişmesine izin vermiyorlar. İlla aşık olacaksın, kaybetmekten korkacaksın, bir şeyleri feda edeceksin. Sadece ay ışığı çok güzel göründüğü için biriyle el ele tutuşamazsın. Daha fazla şey ifade etmeli. Sadece dudaklarındaki rujun tadını merak ettiğin için öpemezsin birini. Daha fazla şey ifade etmeli. Ya da sadece o kayganlığı hissetmekten çok keyif aldığın için sevişemezsin. Daha fazla şey ifade etmeli. Neden mi? Çok basit: yoksa satmaz!

Drama lazım herkese. Eğer yoksa yaratılıyor. Efendi gibi ayrılan bir çifti kimse sevmez. Birbirlerine küfretmeliler, en az biri ağlamalı, fiziksel şiddet olursa tadından yenmez, hele sonrasında biri intihar ederse tüm insanlık sarsılarak orgazm olacaktır! Dramaya bağımlı yaptılar bizi. Hepsine lanet olsun! Son sahnesinde toplumsal mesaj veren dizi bölümlerine de, her şeyin anahtarının içimizdeki sevgi olduğundan bahseden kişisel gelişim (kitlesel yokoluş) kitaplarına da, aşkından intihar eden karakterler barındıran romanlara da, o romanları okurken ağlayan ve hatta intihar edenlere de... Hep-si-ne!

15 Şubat 2010 Pazartesi

Yurdum İnsanının Memnuniyetsizlik Anında Hedef Şaşırma Psikozu

Sanırım ne demek istediğim başlıktan anlaşılmıştır. Yine de örnekleyeyim. Misal Migros'tasınız. Yaklaşık 30 müşteri ve açık 3 kasa var. Müşterilerden bazıları homurdanmaya başlar. Bunlar genelde yaşlılar ya da yirmilerinin sonunda, kirli sakallı, bıçkın gençler olur. Homurdanmalar yerini yüksek sesle şikayet etmeye bırakır. Hele bir de çevreden destek geliyorsa saldırı - sorunda en ufak sorumluluğu olmayan - kasiyere yönlendirilir: "Kardeşim bu kadar insan var burda! Açsanıza diğer kasaları da! Bu ne rezalet!"

Ulan hıyar! Sen nasıl bir salaksın ki kasiyeri az kasanın açık olmasından sorumlu tutuyorsun? Sanki çalışanların mesai saatlerini kasiyerler düzenliyor... Ya da sanki sen sıra beklerken aslında kasa başında durması gereken çalışanlar bir jakuzi içinde purolarını tüttürüp seninle alay ediyorlar... Bre hırt! Senin çemkirdiğin kasiyer de olmasa 3 kasaya değil 2 kasaya talim edeceksin!

Son örneği yeni yaşadım. Kâmil Koç'tan bilet almak için yazıhanesine girdim. Yaşlı bir adam "Bundan sonra sizden bilet almıyciğim! Varan'la gidiciğim! Terbiyesizler!" nidalarıyla çıkıyordu. Yazıhanede çalışan (şaşılacak derecede güzel gözlü) orta yaşlı kadını da inanılmaz bitkin gördüm. "Ne oldu?" dedim. "Otobüslerimizde tuvalet olmamasından şikayetçi de beyefendi, bizden çıkardı" dedi... Ulan beyin fakiri! Kâmil Koç'a araç satın alınırken Çiftehavuzlar yazıhane çalışanı güzel gözlü orta yaşlı kadına sorulduğunu mu sanıyorsun? Kadına "Tuvaletli mi alalım, tuvaletsiz mi?" diye sordular da kadın "Ay tuvaletsiz alın, arabalarımıza prostatlı adamlar binmesin şekerim" mi dedi?

Ey bıçkın genç... Çevrendeki kadınların maço imajını çekici bulmuyor olması Migros kasiyerinin suçu değil... Ey huysuz ihtiyar... Çişini tutamıyor olman üzücü ancak bu duruma Kâmil Koç çalışanı sebep olmadı; çözüm üretmek zorunda da değil... Şimdi komplekslerinizi bir kenara bırakın ve artık mutsuzluğunuzun acısını bundan sorumlu olmayanlardan çıkarmayın... Huzursuzluk bulaşıcıdır, bulaştırmayın...

10 Şubat 2010 Çarşamba

Halkı Askerlikten Soğutalım!


Şu ana kadar okurken en çok keyif aldığım kitaplardan birini okuyorum: "Çarklardaki Kum: Vicdani Red" Kitap birçok makaleden, sunum özetinden oluşuyor. O kadar zihin açıcı ki anlatamam. Taha Parla'nın yazdıklarından birkaç alıntı yapmak istiyorum:

"Savaş, faili devletler olan, toplu cinayettir. Savaşan devlet yalnız karşı tarafın askerlerini öldürmez, kendi askerlerini de katletmiş olur"

"Devlete/orduya nefer yetiştiren anneler, başka annelerin çocuklarını katletmiş olurlar."

"Askerlikten, ki adam öldürme sanatı/eğitimi/fiilidir, soğutmak suç olamaz; asıl askerliğe ısındırmak insanlık suçu sayılmalıdır."

13 Şubat Cumartesi günü halkı askerlikten soğutmak için sokakta olacağım!
13.30'da Taksim Tramvay Durağında!

2 Şubat 2010 Salı

Karla karışık yağmur, olayın ne hacı?

Geçen gece balkona çıktım. Panjuru açtım. Sigara yaktım. Dışarıya bakıyorum, bir şeyler yağıyor. Sokak lambasının ışığında süzülen karlar görünüyor. Bir yandan da arabaların üstüne pıtır pıtır yağmur yağıyor.

Düşündüm de... Yağmuru severim. Yağmurda çıkıp gezinmeyi severim, ıslanmayı severim. Karı da severim. Seyretmeyi severim, kokusunu severim, kendimi üstüne bırakmayı severim.

Zaten ikisi de (kar biraz daha fazla olmak üzere) genel olarak sevilirler. Ama şu ana kadar hiç "Karla karışık yağmuru severim" diyene rastlamadım. Ben de o gece karla karışık yağmuru sevmediğimi fark ettim. Nesini seveyim? Karaktersiz bir kere! Ne öyle ne böyle... Çakma yağış...

Hayır anlamadığım bir nokta daha var. Nasıl olup da nemin bir kısmı sıvı bir kısmı katı halde düşebiliyor? Havanın sıcaklığına göre bunların yağmur ya da kar olarak düşmesi gerekmiyor mu? Bazıları "Bu havada yağmur mu olur abi kar olcaz" demiş de diğerleri ikna olmayıp "Olum yağmur asıl bu havada olur, gör bak" demiş gibi. Aslında bu durumun bilimsel (evet!) bir açıklaması vardır ama duymak istemiyorum. Ben karla karışık yağmuru kendi içinde ayrışan sekter sol örgütlere benzetiyorum. Aynı eylemde farklı bayraklarla yürüyüp birbirine tip tip bakan embesillere...

Kar yağsın. Yağmur yağsın. Karla karışık yağmur yağmasın. Ne dersiniz, hoş olmaz mı?