2 Temmuz 2012 Pazartesi

İlişkiler: Tekeşlilik, Sahiplenme ve Kıskançlık Üzerine

Epeydir dile getirdiğim şeyleri bir düzene sokup yazayım dedim.

Evlilik denilen zımbırtıya karşı olduğunu belirten çok kişi var. Ben de onlardan biriyim. Karşı olan herkesin açıklaması aynı olmak zorunda değil tabii ancak benim evlilik özelindeki açıklamam şu: Hem iki kişilik bir ilişkiye üçüncü kişi olarak devleti dahil etmeyi doğru bulmuyorum hem de düzenin koruyucusu olarak işlev gören, dolayısıyla da düzen tarafından dayatılan aile kurumuna çomak sokmak gerektiğini düşünüyorum. Ancak gözlemlediğim şu ki evliliğe karşı olan insanların büyük kısmı resmi, yazılı olmayan ilişkilerini pek fazla sorgulamıyor. Halbuki evlilik sadece bir aşama, ilişkinin resmileşmiş hali. Dolayısıyla düzenin sınırları içerisinde, ona hizmet eden bir ilişkiye sahip olmaktan kaçınmak için evliliğe karşı olmak yetmiyor.

Muhtemelen ilişkilerde en temel sorunlardan biri olagelen, ama bir yandan da en kolay kabullenilen, en çok basitleştirilen ve en normalize edilen şey kıskançlıktır. Evet çiftler kıskançlık sebebiyle sık sık kavga eder hatta ayrılır, ancak kıskanmamak kıskanmaktan daha garip karşılanır, daha büyük sorunlara yol açar, zira genel algı çok basittir: Seven kıskanır. Bu yüzden eğer aşırı bir boyuta ulaşmıyorsa, belli bir düzeydeki kıskançlık ilişkilerde kabul edilebilir, hatta elzem bir olgu haline gelir. Örneğin birinin sevgilisine (genelde heteroseksüel ilişkilerde erkeğin kadına) "dışarı çıkmanı istemiyorum/çıkamazsın" demesi (çoğunlukla) sorun yaratacak bir durumken, "eski sevgilinle görüşmeni istemiyorum/görüşemezsin" demesi en azından görece daha az sorun teşkil eder.

Kıskançlığın temelinde sahiplenme ve beraberinde getirdiği yitirme korkusu yatar. Aslında durum özünde şudur: "Onunla olmaktan memnunum. Bunun devam etmesini istiyorum. Onun benim dışımda biriyle olması ihtimalinden korkuyorum. Engellemek istiyorum."

Tamamen ego merkezli olan bu algının başlı başına sorunlu bir algı olduğunu düşünmüyorum. Elbette insan biriyle mutlu olabilir ve bu mutluluğu yitirmek istemiyor olabilir. Ancak yitirme korkusunu pratiğe döktüğünde, yani partnerinin kendisiyle olan birlikteliğini bitirmeye karar vermesine yol açabilecek ihtimalleri ortadan kaldırmaya çalıştığında durum sağlıksız bir hal alır. Zira eğer partnerim biriyle tanışıp benimle değil onunla olmaya karar verecekse zaten olması gereken budur, benim onu engellemem değil.

Burada yalnızca sahiplenmeye, kıskançlığa da değil tepkim. Bizzat ilişki denilen şeyin, sevgililik denilen şeyin sorunlu olduğunu düşünüyorum. Çünkü birine sevgilim dediğiniz anda zaten bu engelleyici pratikleri başlatmışsınız demektir. Sevgilinizin sizinle olan birlikteliğini bitirmesi artık dramatik bir olaydır. Size sizden ayrılmak istediğini açıklamalıdır örneğin. (Bir de bir taraf ayrılmak istediğinde diğer tarafın "ben istemiyorum" dediği ve devam eden ilişkiler var ki onları hiç aklım almıyor.) Sevgiliniz bir an için başka birisini arzulasa ve onunla sevişse de ortaya bu sefer 'aldatma' gibi dramatik bir kavram çıkıyor ve bunun vicdani sorumluluğu da bir tahakküm aracı haline gelip yine sahiplenen tarafın hanesine yazılıyor.

Kafamda epeydir idealize ettiğim bir ilişki tipi var. Uygulamaya koyabildin mi derseniz, pek sayılmaz. Belki de hiç beceremeyeceğim ama mühim olan bu değil. En azından mümkün olduğu kadar buna yaklaşmaya çalışmanın herkesi tahakkümden ve ilkel, egoist eğilimlerden uzaklaştıracağını düşünüyorum: Hayatınızdaki kimsenin bır sıfatı olmamalı. Ne arkadaşınız ne sevgiliniz olmalı. Herkes kendi özgün varlığıyla anlam kazanmalı sizin için. Karşınızdakiyle o anda ne yaşamak istiyorsanız onu yaşamalısınız. İster gezer, ister dertleşir, ister sevişirsiniz. Gelecek için bir söz vermemelisiniz. Kimseyi yalnızca sizinle gezmeye, dertleşmeye ya da sevişmeye mecbur hissettirmemelisiniz. Herkese sizi bir daha arama ve aramama özgürlüğü olduğunu hissettirmelisiniz. Her şey iradeye ve rızaya dayanmalı. Taahhütsüz ve kuralsız olmalı.

Bu noktada "eğer partnerin başkasıyla sevişebilecekken, bu özgürlüğe sahipken yine de bunu yapmıyor ve senin yanına geliyorsa asıl değerli olan budur" diyenler çıkabilir. Katılmıyorum. Sahip olduğu bu özgürlüğü kullanmış olması hiçbir şeyi daha değersiz kılmaz. Partneriniz başka biriyle sevişip yine yanınıza geliyorsa bunun kızılacak, üzülünecek değil mutlu olunacak bir şey olduğunu düşünüyorum, orası ayrı. Ama artık yanınıza gelmiyor da olabilir, ve bu sistemin işlemediği anlamına gelmez. Böyle düşünmek tekeşli, sahiplenici ilişki algısından kopamamanın göstergesidir.

28 Haziran 2012 Perşembe

Hadsizlik, Onursuzluk ve İkiyüzlülük

Çok uzun süredir gündemle ilgili yazmıyordum. Gündemi de zaten göz ucuyla takip ediyordum. Sebebi hem televizyon izlememem hem de internette okuduğum haberlerin beni hep çok öfkelendirmesiydi. Zamanında liseden Tuğrul Hocamla görüştüğümde bana bu işleri bırakmamı, biraz daha teoriye yönelmemi önermişti özetle. Daha doğrusu "Şu aşamada bu saçmalıklarla uğraşmak seni yorar, yıpratır, bir işe de yaramaz" demeye getirmişti. Pek de farkında olmadan onun önerisine uymuşum sanırım son zamanlarda.

İstanbul'a geldiğimden beri de televizyonu sadece maçları izlemek için açıyordum. Taa ki bir ara tesadüfen CNN Türk'teki "Dört Bir Taraf" programıyla karşılaşana dek.

Muhtemelen benden iyi biliyordur bu yazıyı okuyanlar. Programda Nagehan Alçı, Nazlı Ilıcak, Altan Öymen ve Enver Aysever var. Gündem belirleniyor ve hepsi görüşlerini açıklıyor. Hesapta "dört bir taraftan" görüşler alınmış oluyor. Yerseniz. Aslında iki cephe var: Alçı ve Ilıcak'ın oluşturduğu liberal görünümlü muhafazakâr cephe ile Öymen ve Aysever'in oluşturduğu sosyal demokratımsı Kemalist cephe.

İzlediğim programda Suriye'nin düşürdüğü Türkiye ordusu uçağı tartışılıyordu. Bu mikro olay üzerinden makro analizler yapılmaya çalışılıyor, siyaset ve uluslararası ilişkiler konusunda yargılar belirtiliyordu.

Programda görüşlerinin %15'ine falan katıldığım Aysever dışında en azından tamamen zırvalamayan kimse yoktu, ancak ben hem cehaletleri hem de tavırları sebebiyle sadece Nagehan Alçı ve Nazlı Ilıcak'tan bahsedeceğim. (Beni en çok öfkelendiren iki kişinin programdaki kadınlar olması tamamen tesadüf eseridir, CNN Türk'ün sorumluluğundadır.)

Öncelikle şunu belirtmekte yarar görüyorum: Cehalet kelimesini kullanırken İngilizce'deki ignorant kelimesinin anlamını düşündüm daha çok. Yani bilmeyen, bilgisi olmayandan çok; bilmek istemeyen, sorgulamayan, tartışmayan, bunları beceremeyen ve zaten becermek de istemeyen, umursamayan... Nagehan Alçı'nın TC'nin en ufak hatasından bahseden ya da Suriye'nin haklı olduğu en ufak bir konudan söz edenlere "Tabii siz de Esad'ı savunuyorsunuz" diye saldırması, bu indirgemecilik tam da bahsettiğim cehaletin sonucudur.

Dörtlü hep bir ağızdan "herhalde bu olayda Türkiye'yi suçlayan, Suriye'yi haklı bulan da yoktur" falan gibi bir konuşma yaparken, Alçı ağzını eğerek, çirkin çirkin sırıtarak olduğundan bahsediyordu. Evet var, onlardan biriyim. Örnek olarak ismini zikrettiği bir yazar hakkında da "O zaten Suriye vatandaşı" deyip güldü dört taraf birden. Ben bir de TC vatandaşıyım. Buyurun, bir sorun mu var?

Nazlı Ilıcak programda şöyle cümleler sarf ediyordu:

"Suriye zaten yalancı bir ülke. Kimsenin bu konuda da Suriye'ye inandığını sanmıyorum. Zaten NATO gibi tarafsız yapılar da Türkiye'yi destekliyor. Hatta ben Suriyelilerin bile Suriye'yi desteklediğini sanmıyorum."

Daha ilk alıntı için dahi söylenecek o kadar çok şey var ki. Bahsi geçen insanların entelektüel, aydın falan olmadıkları çok açık. Ancak yine de sosyal bilimler hakkında en ufak bir fikri olan biri, kişilere atfedilebilecek karakter özelliklerini kurumlara atfetmenin ne kadar gerzekçe bir şey olduğunu bilir. Suriye nasıl yalancı olabilir? Bir kere Suriye nedir? Bir ülke nelerden müteşekkildir? Suriyelilerin yalancı olduğu iddia edilecekse bunun ırkçılık olduğu çok aşikâr değil midir?

NATO nasıl olur da tarafsız diye tanımlanabilir? NATO yıllar yılı muktedirin yanında ezilene karşı savaşmamış, en azından ezilenin muktedire başkaldırmasına engel olmaya yarayan bir emniyet subabı görevi görmemiş midir? Öncekine benzer bir soruyla NATO nedir? NATO zaten muktedirlerin oluşturduğu fason bir örgütlenme değil midir?

Son olarak da sağcıların en önemli özelliğinin tezahürü geliyor. Herkesin kendisi gibi düşündüğüne olan inanç. Öyle ki Suriyelilerin dahi Suriye'ye inanmadığını varsayıyor hanımefendi. Seneler önce televizyona genç bir kadıncağız çıkmış, bir akademisyene "Kimsenin Ermeni Soykırımı'na inandığı falan yok! Dünya bu iddiayı reddediyor!" falan diye bağırmış, kendini rezil etmiş ve gururumuz (!) olmuştu. Bütün gerçekliği reddedip kendi gerçekliğini dayatmak ve en çok da kendine dayatmak, sağcıların vazgeçemediği bir alışkanlık olsa gerek.

Suriye'ye Suriyeliler bile inanmıyormuş. Bu yapay gerçekliği test etmeyi bir kenara bırakalım, doğru olduğunu farz edelim. Eee? Velev ki Suriyeliler Suriye'ye inanmıyor, bu ne anlama gelir? Söylediklerinizin doğruluğunun kriteri başka insanları ikna edebiliyor olmanız mıdır? Kimse size inanmıyorsa otomatikman yalancı mı olursunuz?

"Uçak sınır ihlali yapmadı. Uluslararası hava sahasında vuruldu. Hem yapmış olsa bile böyle ufak tefek sınır ihlalleri olabilir. Böyle bir durumda en azından uyarılması gerekirdi."

Nazlı Ilıcak'ı tanımayan birisi bu cümleleri duyduğunda kendisinin ordu mensubu olduğunu düşünürdü şüphesiz. Zira burada Ilıcak öncelikle uçağın sınırı ihlal etmediğini söylüyor. Bunu söyleyebilmek için ya Türkiye ya da Suriye ordusunda görev yapıyor olmanız, hatta olay esnasında radar başında olmanız, ya da en azından olaydan sonra koordinat datalarını analiz edebilecek pozisyonda olmanız gerekiyor. Ama Ilıcak biliyor! Sınır ihlali yok dediyse yoktur!

Ufak tefek sınır ihlalleri de zaten olabilirmiş. Ilıcak yıllarını askeri hizmete verdiği için böyle tecrübeleri var tabii. Hem uluslararası anlaşmaları da okumuş, yalamış yutmuş. Onlarda da aynen böyle geçer bu cümle: "Ufak tefek sınır ihlalleri olabilir."

Kardeşim nereden biliyorsunuz? Uçağın sınırı ihlal edip etmediğini nasıl bilebilirsiniz?! "Ufak tefek sınır ihlalleri olabilir" ya da "Önce uyarılması gerekirdi" demek sizin ne haddinize?! Hem uçağın uyarılmadığını nereden bilebilirsiniz?! Siz bu konunun uzmanı mısınız?! Ne konuyla ilgili bilginiz ne de bilginiz olsa dahi bunu anlamlandırabilecek bir altyapınız varken bu ne cesaret?!

"Uçağı uçaksavarla vurduklarını söylüyorlar. Halbuki uçaksavar 1-2 kilometrede etkilidir. Uçak 13 kilometre uzaklıktan vurulmuş. Türk yetkilileri böyle söylüyor, ben de buna inanıyorum."

Uçaksavar denilen cihazın menzilini nereden biliyorsun? Uçağın ne uzaklıktan vurulduğunu nereden biliyorsun? Türk yetkililerinin söylediklerine niye inanıyorsun? Yani Türk yetkililerini Suriyeli yetkililerden ayıran ne? Suriyeliler yalancı mı? Türkler çok mu dürüst?

"Esad bir diktatör. Halkına acılar çektiriyor, insanları öldürüyor."

Ulan Esad diktatör de ne zamandır diktatör? Kaba etini yalamaya doyamadığınız başbakanla kucaklaşırken diktatör değil miydi? Diktatör olan bir tek o mu? Göklere çıkardığınız başbakanınız diktatör değil mi? Kadınların rahmine kadar müdahale etmeye çalışan bir başbakanın varsa ve sen onu pohpohlamaktan bitap düşüyorsan başka birine diktatör demek nasıl bir onursuzluk, nasıl bir ikiyüzlülüktür? Suriye'de halk acı çekiyor da Türkiye'de çekmiyor mu? Ülkenin dört bir yanında olan ve özellikle Kürdistan'da yoğunlaşan sivil ölümlerinden haberiniz yok mu? Balık istifi dolduruldukları hapishanelerde yanarak ölen tutsakları şimdiden unuttunuz mu? Hapsedilen gazetecileri, sendikacıları, öğrencileri unuttunuz mu? Ülkeniz adım adım faşist diktatörlük rejimine giderken buna ses çıkarmayıp da Esad'a diktatör demek size biraz olsun koymuyor mu? Size koymayan beni sinir hastası yapıyor...

Programda Suriye'nin uçağı düşürmesinden bir 'provokasyon' olarak söz edildi ve "Suriye bir provokasyon daha yaparsa..." diye başlayan cümleler kuruldu. Bu çok sinsi bir strateji. Kendi yaptığını direkt karşıdakine yansıtmak ve kendi ahlâksızlığı üzerinden karşısındakini suçlamak. Türkiye'nin yaptığı tam anlamıyla bir provokasyondu, tacizdi. Bir ülkenin başbakanı, cumhurbaşkanı ve bütün diğer devlet görevlileri aylardır başka bir ülkeye sözlü olarak saldırıyorsa, o ülke de saldırgan ülkeden kalkıp kendi üzerine gelen uçağı vurur. Bunun için uçağın sınır ihlali yapıp yapmamış olması da önemli değil. Sınır ihlali yapmadan da birini taciz edebilirsiniz. Evinize girmeye çalışmadan sürekli kapınızın önünde dolanırsam bir süre sonra ya polis çağırırsınız, ya da kafama bir saksı fırlatırsınız. Kafam yarıldığında yaptığınızı bir provokasyon olarak değerlendirirsem bu olsa olsa arsızlığıma, utanmazlığıma kanıttır.

Türkiye aylardır Suriye'ye saldırmak ve batının ağızlarını sulandıran ganimetlerden şöyle salyalarını akıta akıta kocaman bir ısırık almak peşinde. Uçak da bir savaş bahanesi yaratmak için gönderildi. Suriye yemi yuttu. Zaten yutmak da zorundaydı. Sonuçta sizi taciz ve tehdit eden bir ülkenin uçaklarının tepenizde uçmasına seyirci kalamazsınız. Bunun savaşmadan yenilgiyi kabul etmek olduğunu herkes bilir. Türkiye provokasyonunu yaptı ve savaş hazırlıklarına başladı. Şimdilik olan yalnızca o uçağın içinde yem olarak gönderilen pilotlara oldu. Bir savaş pilotu için ne kadar üzülünebilirse o kadar üzülüyorum, kimse kusura bakmasın. Ancak bu noktadan sonrası için endişeliyim. Hayatları devletler ve şirketlerin para hırsı tarafından gasp edilecek, zaten canlarından başka verebilecek bir şeyi olmayan emekçi çocukları için endişeliyim...