Giriş cümleleri de... Okurun ilgisini çekmek ve onda merak uyandırmak gerekirmiş. Yoksa okur yazıyı okumaya ya hiç tenezzül etmez ya da başlasa bile yarıda bırakırmış. Okunmak istediğimi kim söyledi? “Madem okunmak istemiyorsun bu yazıyı ne bok yemeye yayınlıyorsun bre ergen?!” diyebilirsiniz. Tutarlı olma sözü verdiğimi hatırlamıyorum.
Yeraltı edebiyatından nefret ederim. Daha doğrusu yeraltı edebiyatından değil de yeraltı edebiyatı yazarlarından... Çünkü bana hep çok samimiyetsiz gelirler. Siklerden ve amlardan bahsederek prim yapmaya çalışırlar. Daha doğrusu bu kelimeleri kullanabilecek kadar cüretkâr olduklarını göstererek... “E senin yaptığın da aynısı değil mi bre gerzek?!” diyebilirsiniz. Değil. Eğer bir şeylerden bahsedecekseniz elbette isimlerini kullanacaksınız. Penislerden ve vajinalardan bahseden birinin yüzüne bakmam. Mesele yapmacıklık, sahtekârlık... Birisi size kanın ne kadar lezzetli olduğundan bahsediyorsa sahtekârdır. Kan lezzetli değildir. Kanın tadı demir gibidir. “Gibi” demek de gereksiz aslında, çünkü kana tadını veren zaten içindeki demirdir. Kanın aslında çok besleyici olduğundan bahsetmek ya da kan içmenin insanda ne kadar şehvet uyandırabileceğinden, insanın libidosunu nasıl harekete geçirebileceğinden bahsetmek apayrı bir şeydir. Bunlardan bahseden de birçok tabuyu yıkmış olur ama bu onu sahtekâr yapmaz.
Sahtekâr kelimesini çok kullandığımın farkındayım. Bu alışkanlığı Salinger’in geçenlerde okuduğum ‘Çavdar Tarlasında Çocuklar’ romanından sonra edindim. “Vuuhuu ne kadar kültürlüsün!” dediğinizi duyar gibiyim. Şımarmayın. Aylardır kitap okumuyordum ve zaten edebiyatla ilgili ahkam kesmek için çok yetersizim. Bir şey anlatmaya çalışıyorum, efendi gibi dinleyin. Neyse... Salinger’in romanında Holden Caulfield adında bir karakter vardı. Kendime benzettim. İnsanlardaki samimiyetsizliğe o kadar kafayı takıyordu ki aşağı yukarı herkesi sahtekâr olmakla itham ediyordu. Haksız sayılmazdı, çünkü aşağı yukarı herkes sahtekârdır. Evet Holden Caulfield de ve evet ben de... Yeraltı edebiyatıyla ilgili böyle düşünmemin sebebi de bu. Belki genelliyorum ama neredeyse hepsinin sahtekâr olduğunu düşünüyorum. Gerçi bu yeraltı edebiyatı özelinde bir şey değil. Edebiyatçıların büyük çoğunluğu sahtekâr. Örneğin aşk meşk diye diye yüzyıllardır insan ırkını zehirleyenlerin hepsi! ‘Genç Werther’in bok yoluna gitmesine sebep olan Goethe de sahtekâr, Romeo ile Juliet’i katleden Shakespear de! Elbette en sahtekârları bugünün “the one” geyiği üzerinden reyting yapmaya çalışan Amerikan sineması...
Rahat bırakmıyorlar insanları. İnsanların rahat rahat el ele tutuşmasına, öpüşmesine, sevişmesine izin vermiyorlar. İlla aşık olacaksın, kaybetmekten korkacaksın, bir şeyleri feda edeceksin. Sadece ay ışığı çok güzel göründüğü için biriyle el ele tutuşamazsın. Daha fazla şey ifade etmeli. Sadece dudaklarındaki rujun tadını merak ettiğin için öpemezsin birini. Daha fazla şey ifade etmeli. Ya da sadece o kayganlığı hissetmekten çok keyif aldığın için sevişemezsin. Daha fazla şey ifade etmeli. Neden mi? Çok basit: yoksa satmaz!
Drama lazım herkese. Eğer yoksa yaratılıyor. Efendi gibi ayrılan bir çifti kimse sevmez. Birbirlerine küfretmeliler, en az biri ağlamalı, fiziksel şiddet olursa tadından yenmez, hele sonrasında biri intihar ederse tüm insanlık sarsılarak orgazm olacaktır! Dramaya bağımlı yaptılar bizi. Hepsine lanet olsun! Son sahnesinde toplumsal mesaj veren dizi bölümlerine de, her şeyin anahtarının içimizdeki sevgi olduğundan bahseden kişisel gelişim (kitlesel yokoluş) kitaplarına da, aşkından intihar eden karakterler barındıran romanlara da, o romanları okurken ağlayan ve hatta intihar edenlere de... Hep-si-ne!
20 Aralık 2010 Pazartesi
Kaydol:
Yorumlar (Atom)